Hakkı Yücel
Kendimle Sohbetler
EMAILINstagram

Bu Konuşan Kim.!?


Yeni bir günün sabahına yağmurun sesiyle uyanıyorsun.

Neredesin ve neden kendini yaşadığın yere ait olmaktan çok yaşamadığın bir yerin yaşamadığın bir başka yere sürgünü gibi hissediyorsun!? İşte bir gün daha başlıyor: Hadi söyle bakalım ya da seç seçebilirsen, acı mı doğuracak yoksa umut mu, başlamakta olan yeni gün?

Kim olduğu meçhul sahibini arayan bu soru, gönüllü sürgünlerin yaşandığı uzun gecelerden firari gündüzlere taşan rüyaların ilmiği boynunda, havada asılı dururken; sen yattığın yerde gündüzün yaşayamadığın hayatın birden çok hikâyesini geceleri rüyalarında gördüğünden, o gördüğün rüyalardan geriye kalan parçalanmış görüntüleri ve o görüntülere örmeye çalıştığın hikâyelerden geriye kalan parçalanmış cümleleri bir araya getirmek için hayallerinle kırbaçladığın zihnini zorluyorsun. Ama ne kadar çırpınırsan çırpın, beyhude çaba; gece boyunca ikinci bir şahıs gibi seyrettiğin -üçüncü mü yoksa; ya da dördüncü; kim bilir belki…- ve uyandığında satırı satırına illa ki yazmak için kare kare belleğine kaydettiğin, öyle zannettiğin kendi rüyan, sanki sen değilmişsin gibi onu seyreden ve belleğine kaydeden, elinden kayıp düşen bir vazo gibi -nadide bir vazo- o sabah da gün ışığına çarpar çarpmaz un ufak oluyor; görüntüler de cümleler de buharlaşıp kayboluyor.

Ahh..! Uçlarından bir tutabilsen..!  

Kalkıyorsun, bir süre yağmurun yağışını seyre duruyorsun. Dışarda, toprağın yorgan misali üzerine örtündüğü bir boy kesilmiş çimleri, yapraklarından soyunmaya başlamış ağaçların yeknesak çıplaklığı, sokağın sıla hüznü taşıyan tenhalığı, erken yola düşmüş kuzeyli kadının rüzgârda dalgalanan sarışınlığı sırılsıklamdı; görüyorsun.

Bir heykel gibi hiç kımıldamadan durmaya devam ediyorsun camın önünde ve bir an geliyor, -o an bütün dışsal belirlenimlerden azade içsel özgürlüğün galebe çaldığı andır-,  artık mevcut olanı görmek için değil, hatırlamak istediğin şeyi görmek ister gibi bakmaya devam ediyorsun. Sen öyle bakarken, camdan süzülen damlaların aynasında dışarının birbiri içine giren ıslak görüntüleri çoğalıyor sanki. Gördüklerin kendi olduklarının kimileyin fazlası, kimileyin eksiği, kimileyin de başkasıydı ve sen şimdi o baktığın şeyleri değil, onlara bakarken hatırladığın şeyleri görmeye başlıyorsun. Başlarken de görmeye, bir yandan da hayat bu yüzden mi yaşanmaya değer, yoksa ben böyle düşündüğüm için mi yaşanmaya değmeyen bir hayata katlanıyorum hâlâ diye geçiriyorsun aklından. Ne tuhaf, zihnin insanı aldattığını ama zihni tarafından aldatılan insanın yine de kendini aldatan zihninin yalanına doğru diye kandığını biliyor olsan da, işte şimdi çok yüzeyli prizma işlevi gören camdan süzülen yağmur damlalarının arkasında çoğalan görüntüler için bu bir yanılsamadır diyemiyorsun. Zorlasan kendini, eski zamanlara ait kimliğin zuhur eder ve sen isyanı çağıran sesini duyarak o zamanlardan kalan, ideolojik bilgiyle bilimsel bilginin algı farklılığıdır diyebilir misin bu duruma, onu da bilmiyorsun.

Yağmur yağmaya devam ediyor; sen farklı zamanlara ve mekânlara ayarlı olduğu için yüreğin ve bilincin veya tahammül edebilmek için yeni başlayan sıradan bir günün kendini tekrar etmesi kuvvetle muhtemel sıkıcılığına bir an için de olsa, devrim ayarında bir mucize aradığından belki, şunu da düşünüyorsun:

Şimdi baktığın yerde gördüklerinin kendinden fazlası ve başkası olan kalabalığında, her şeye muktedir olan, diyelim Tanrı ya da Doğa (Deus siva Natura), kendi varlığını kanıtladığı kadar bir yandan da kendini inkâr etmiş olmuyor muydu? Öyle ya, yaratan O’ydu ama yarattıklarının fazlasını gören de sendin. Aradığın mucize bu muydu yoksa, işte o an bir yaratan olarak, uyandığın rüyana geri dönüyorsun:

-Şimdi sen kendine ait bir odada, masanın başında oturmuş yenibirbaşlangıçcümlesi ararken kendine ve içinde kendinin yer alacağı hikâyene, bir ikinci şahıs hemen baş ucundadır, üçüncüsü ise sırasını beklemektedir biraz ötede. Bu kadarla da sınırlı kalmayacaktır yalnızlığına ortak olacak olan kalabalığın, dördüncünün ayak sesleri duyulurken hemen kapının arkasında, ondan da uzakta beşincisi ve sonra diğerleri ardı sıra gelecektir. İşte onlar bir bir daha çoğalırken yakında ve uzakta, ne tuhaf, yerde, üzerine basmaktan çekindiğin ve onları ezmemek için ayak parmaklarının uçlarında dikilerek aralarından bir çekirge gibi sıçraya sıçraya geçmek zorunda kaldığın aslına benzemeyen dağınık harfler; kâh tek heceli kâh çok heceli anlamları söylediklerinden ve gösterdiklerinden, başka mı demeli yoksa fazla mı, kelimeler; o kelimelerin bir öncekinin son harfiyle bir sonrakinin ilk harfinin birbirlerine vuslat özlemiyle yanan âşıkların ‘tut ellerimi’ yakarışıyla eklemlenerek bazen uzun bazen kısa cümleler halinde birbirlerinin üzerine ve hatta içlerine ve sanki bir hikâyeden bir başkasına doğru geçiyormuş gibi kıvrılarak:
-bir baktığında kalın bir saç örgüsü kıvamında gümrah,
-bir başka türlü baktığında her dönemecinde ‘acaba şimdi ne olacak’ şaşkınlığını büyüten labirent tarzında,
-bir daha başka türlü baktığında ise yer değiştiren gölgeler halinde uzayıp gitmekte olduklarını görüyorsun. Orada aynı anda herkese ve hiçkimseye ait her şey ve de hiçbir şey bir hikâyenin içindedir ve o hikâyenin içinde geçmektedir. Ve işte sen o hikâyenin geçtiği yerde tüketmiş olduğundan şimdiye kadar yaşadığın her şeyi,

yenibirbaşlangıçcümlesi

arıyorsun kendine ve yazacağın hikâyeye
kendinin de olduğun içinde.
Ama ne garip ararken  

yenibirbaşlangıçcümlesi

kendine ve kendinin de içinde olduğun hikâyeye,
bir yandan da hafızanda bir yerin huzurundan bir başka yerin huzursuzluğuna,
bir zamanın coşkusundan bir başka zamanın kasvetine,
bir hatıranın saadetinden bir başka hatıranın zulmüne savurulup duruyorsun.
Konar mısın yere de kök salar mısın;
düşer misin bir nehre de su olup akar mısın;
kanat çırpar uçar mısın gökyüzünde de uzak bir yıldız olup parlar mısın?
Var mısın, yok musun;
Varken yoksun da yokken mi varsın?
Çok musun az mısın;
Azken çok, çokken az mısın?-

Yağmur birden sağanağa dönüşüyor, gürültülü uğultusu cama çarpıyor, gittiğin yerden -rüya mıydı- geri dönüyor, bakışlarını bıraktığın yerden topluyor ve yeniden bakmaya devam ediyorsun. Baktıkça baktığın şeyle gördüğün şeyin, gördüğün şeyle düşündüğün şeyin, düşündüğün şeyle hatırladığın şeyin ve hatırladığın şeyle hissettiğin şeyin zihninde bir çokluk olarak yoğunlaştığını hissediyor, bir yandan da acıya karşı direnmenin -yaşamanın acı çekmek olmadığını kim söyleyebilir ki şimdi sana- yolu basit şeylerden büyük mutluluklar üretebilmek midir diye düşünmekten de kendini alamıyorsun; alamıyorsun almasına da, niye böyle düşündüğünü de anlayamıyorsun.

Gözlerini kapıyorsun bir süre ve uğultusu yavaş yavaş dinmeye başlayan yağmurun şimdi andante ayarında senfonik müziğe dönüşen sesini dinliyorsun. Derken müzik susuyor, gözlerini açıyorsun….. açıyorsun ve her şey siliniyor; mezarlık çağrışımlı beyaz bir duvara ve üzerinde ölüme ayarlı saate tosluyor ve kadranında yan yana sıralanmış fosforlu rakamları okuyorsun: 07.53. O an büyü bozuluyor, okuduğun rakamlar zamanın genişliğini yutuyor, sıradan olanın zehirli okuna dönüşüyor ve uyandırmak için seni artık uykudan
(‘’uyan artık uyan ey esirler dünyası!’’)
zihnine saplanıyor.
İşte bir gün daha başlıyor.
O soru yine karşında:
Hadi söyle bakalım ya da seç seçebilirsen, acı mı doğuracak yoksa umut mu başlamakta olan yeni gün?

Varsın yanıp sönsündü fosforlu rakamlar kadranda,
o rakamların peşi sıra akışında vakit olup geçsindi zaman;
o sabah sen vaktin ve de rakamların hüküm sürdüğü yaşam alanı mı demeli yoksa dünya mı, sınırları çizilmiş ve adı konmuş ne varsa onların dışında duruyorsun. Durmakla kalmıyor, zihninde ve ruhunda çiziyorsun üstünü ne yapmak zorundaysan her şeyin o gün. Ve çizerken de,  
yenibirbaşlangıçcümlesi
arıyorsam kendime ve içinde kendimin olacağı hikâyeye, başka türlü olması ne mümkün diye düşünüyorsun?

O yüzden(mi)dir rüyana geri dönüyorsun ve o uzak ülkede yaşadığın, her şeyin üstünü ardı sıra çizmeye başlıyorsun:
Bir: loş alacakaranlıkta her gün koşar adım yürüdüğün yolu ve o yolun tenhalığının üstünü çiziyorsun;
iki: solgun yüzlerinizde bıkkınlık birbirinize yabancı insanlar olarak buluştuğunuz istasyonu ve o istasyonun kendini tekrarlayıp duran hikâyesinin üstünü çiziyorsun;
üç: aynı güzergâhta gidip gelmekten eskiyen treni ve o trenin değişmeyen kaderinin üstünü çiziyorsun;
dört: trenin penceresinden seyrettiğin uzun kavak ağaçlarını ve o ağaçların boynu bükük hüzünlerinin üstünü çiziyorsun;
beş: istasyon değiştirmenin zahmetinin ve öfkesinin üstünü çiziyorsun;
altı: metro bunalımının ve insan kokusunun üstünü çiziyorsun;
yedi: metrodan çıkış telaşının ve şehrin uğultusunun üstünü çiziyorsun.    

Üstlerini çize çize ahir ömründe yapacaklarının tümünü iptal ediyorsun sonunda. Sonra sabahın körüdür içmem yasaktır demiyorsun inadına bir sigara yakıyorsun, derin bir nefes çekiyorsun, dumanını sımsıkı içine hapsediyorsun, başın döner gibi oluyor, sonra dudaklarını büzüyorsun ve sımsıkı hapsettiğin dumanı içinde, önce halka halka havaya sonra da ince bir çizgi halinde ileriye doğru üflüyorsun. Üflerken, birden içinde garip bir dürtü, bu yaptığının resmi siyah-beyaz bir filmin afişi olarak çıkmaz bir sokağın duvarlarına asılsın istiyorsun.  

Sen bunları yaparken yaşanan anın yükü yaşanacak anın boşluğuyla yer değiştiriyor; soyunuyorsun, aynada çıplak görüntüne bakıyorsun, orta yaşın kıvrımları giderek yuvarlaklaşıyordu bedeninde, görüyorsun, aldırmıyorsun. Duşa giriyorsun, vücudunu sıcak suyun altına bırakıyorsun, su çarpıp süzülerek akarken teninden, insan şimdiki zamanda yaşıyor ama geçmiş zamanda var oluyor diye bir cümle kurup geçiriyorsun, neden böyle bir cümle kurup geçirdiğini düşünmeden, aklından. Geçmiş yaşanıp bittiği, gelecekse daha yaşanacağı için mi şimdinin uçuculuğundan çok daha belirgindir ve bu yüzden mi insan geçmişte somut, gelecekte soyut bir varlık olarak var olabilirken, şimdide koskoca bir hiçtir diye düşünüyorsun sonra, ya da kim bilir başkası böyle düşünmüştür de sen ondan okuduğun şeyi kendinin düşüncesi sanıyorsun; öyle ya da değil, umursamıyorsun. Banyodan çıkıyorsun; şimdi de kendimi kurduğum o cümlenin neresine yerleştirebilirim sorusunun peşinden giderken -çünkü hayatın bir hikâyede yer bulursa yaşanabilir olduğuna inanıyorsun-, bir yandan da kurulanıyorsun; giyiniyorsun. Masanın üzerinde duran not defterini, hâlâ vazgeçilmezlerin olan siyah, mavi ve kırmızı tükenmez kalemlerini (bütün o üstlerini çizdiklerin hani yapmaktan vazgeçtiğin işte bu kalemlerle çizilmiştir), çantana yerleştiriyorsun; hazırsın, kuş yuvası cesametinde fındık kabuğu sertliğinde ininden çıkabilirsin; çıkıyorsun.

Zihninin uzak kıvrımlarında, çoğu buharlaşıp yok olmuş, geceden kalma parçalanmış görüntüler ve o görüntülere örmeye çalıştığın hikâyelere ait parçalanmış cümleler,
bugün de yenibirbaşlangıçcümlesi
arayacaksın kendine ve içinde kendinin de olacağı hikâyene..!
Biliyorsun.!

Dışarda yeni bir günün uğultusu çarpıyor yüzüne.
Kader hükmünde o soru işte yine beliriyor önünde:
Hadi söyle bakalım ya da seç seçebilirsen, acı mı doğuracak
yoksa umut mu, başlamakta olan yeni gün.!?
Bilmiyorsun.!

Yeni sayımızdan haberdar olmak için kaydolun.
Thank you! Your submission has been received!
Oops! Something went wrong while submitting the form.

YAZILAR

03-Eylül '23

03-Eylül '23

03-Eylül '23